Gökkuşağının tüm renkleri filmlerde

Eczacılık fakültesini bitirip ilk eczanemi devraldığımda, Türk Eczacıları Birliği ile Avrupa Birliği işbirliğinde Sırdaş Eczane Projesi başlatılmıştı. Projenin amacı hem doğum kontrol yöntemleri ile ilgili hem de danışanın cinsel kimliği ne olursa olsun cinsel sağlık konusunda bilimsel ve doğru danışmanlığı verebilecek eczacıları yetiştirmekti. Genç ve idealist bir eczacı olarak büyük bir hevesle katıldığım eğitim gerçekten de hislerimle ya da filmler aracılığıyla bildiğim cinsel kimlikler konusunda da doğru ve bilimsel yaklaşımları edinmemi sağlamıştı. Bunun bir tercih olmadığı, kişinin zaten neyse, ne hissediyorsa o olduğu, dışarıdan müdahaleyle kişinin cinsel kimliğinin değişemeyeceği ve en önemlisi bunun bir sapkınlık ya da hastalık olmadığı en yetkin hocalardan aldığımız derslerde bize anlatılmıştı. 

Lgbt üzerinden yürütülen tartışmalara, yasaklanan Pride’a, farklılıklar üzerinden edilen hakaretlere bakıyorum da, toplumun ergenlikten itibaren, lise düzeyinde çok ciddi eğitimlere ihtiyacı var. Bu yapıldığı takdirde kimsenin kimseyi ötekileştirmediği, üstten bakmayan nesiller yetişebilir. Sadece kendi yaşam tarzını ve ideolojisini doğru bulan, başka yaşam tarzlarını aşağılayan, hor gören hatta yok etmeye çalışan, farklı hisseden herkesi sapkın diye etiketleyen anlayışın değişebilmesi ancak doğru eğitimle mümkün olur.

Eğitim sadece okulda verilenle kalmamalı, sanat işin içine girmeli. Örneğin sinema da edebiyat gibi, tiyatro gibi insana insanı, tüm iç dünyasını, farklılıklarını, ne hissettiğini tüm çıplaklığıyla gösterecek hatta aynı şeyleri hissettirecek güce sahiptir.

Philadelphia’yı izleyip AIDS'li Andrew Beckett için üzülmemek, Milk’de Harvey Milk’in mücadelesine katılmamak, Serseri Mayınlar’da (Mine Vaganti) eşcinsel olduğunu ailesine açıklayamayan Tommaso’nun traji-komik hikayesine tebessüm etmemek, Mavi En Güzel Renktir’i izleyip aşkın her haline, nasıl yaşanırsa yaşansın saygı duymamak mümkün mü?

Annem Hakkında Herşey (All About My Mother) , Brokeback Mountain, Hayali Aşıklar (Les Amours Imaginaires), Kuş Kafesi (Bird Cage), Beni Adınla Çağır (Call Me By Your Name), Erkekler Ağlamaz (Boys Don’t Cry) gibi filmler olmasa, kendi küçük ‘normal’ dünyalarımızdan çıkıp gökkuşağı renkleriyle donatılmış başka dünyalara yolculuk yapmamız ve belki günlük hayatlarımızda çevremizde olmayan, varsa da kendisini saklamak zorunda olan binlerce eşcinsel, biseksüel ya da trans bireyin neler hissettiğine, hayata nasıl baktığına, kaygılarına ve acılarına ortak olmamız, anlamamız mümkün olmayacaktı.

Bu filmleri izleyip etkilenen bir insanın daha sonra farklılıklara, renklere, yaşam tarzlarına saygı göstermemesi, dışlaması, empati yapamaması mümkün mü? Sanatın gücünü bu etkiden aldığını ve toplumun iyiye, doğruya, insanlaşmaya yolculuğunu hızlandırdığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle bağımsız sinemanın ve Avrupa Sineması’nın önemi de yadsınamaz.

Sanatı yaygın olarak tüketen, destekleyen toplumlarda ne Pride yasaklanır, ne de insanlar kimliklerini saklamak zorunda kalır.

Sevgiyle ve renklerle kalın…