Küba Günlükleri -1

Küba Günlükleri -1

Dünyanın en çok görülmek istenen ülkeleri arasında gösterilen Küba rengarenk, sürekli gülümseyen ve hiç bitmeyen melodilerin yükseldiği bir ülke…

2007 yılı Şubat ayında soğuk bir İstanbul sabahı. 55 gün aralıksız kar yağan 1929 senesinden sonra belki de en soğuk İstanbul. Atatürk Havalimanı’ndaki tüm uçaklar alkolle yıkanıyor. Havalimanı görevlilerinin kalın kıyafetlerine rağmen üşüdükleri, soludukları havayı metrelerce uzaktan gördüğümüz buharlarından belli. Tüm bu dondurucu tabloya rağmen içimiz sıcacık, içimiz kıpır kıpır. Çünkü geniş gövdeli THY İstanbul – Paris uçağının altına verdiğimiz valizlerimizde şortlarımız, t-shirt’lerimiz, parmak arası terliklerimiz var…

THY’nin dünyaca ünlü pilotlarının havalandırdığı Airbus’ımız İstanbul semalarındaki gri bulutları yararak güneşli gökyüzünde süzülmeye başlıyor. 3,5 saat süren konforlu yolculuğun ardından uzun süre duyamayacağımız Türkçe anons ile pilotumuz Charles de Gaulle havalimanı için alçaldığımız anonsunu yapıyor.

Paris’e ilk defa geliyorum. Schengen vizem olmadığı için 5 saat boyunca havalimanında beklemek zorundayım. Eyfel Kulesi, Notre Dame Katedrali, Louvre Müzesi, Şanzelize’yi görmek başka bahara kalacak. Gelişen medeniyete rağmen daha havalimanında beklerken beyaz adam – siyah adam ayrımını hissediyorum. Tüm vücut işlerinde siyah adamlar, tüm masa başı işlerde beyaz adam.


Uzun süren beklemenin ardından, konforlu geçeceğini, canımızın hiç sıkılmayacağını düşündüğümüz Paris – Havana seferi için Air France’ın geniş gövdeli Airbus’ına biniyoruz. Uçak kapısında kemikli yüzlü Fransız hostesler bizi karşılıyor. 11 saat süren sıkıcı bir yolculuğun ardından (aslında okyanus üzerinde uçtuğumuzdan yer mavi, gök mavi) Havana’ya ulaşıyoruz. Uçağın klima serinliğinden ve geldiğimiz kış ikliminin motivasyonundan dışarıdaki sıcağın farkında değiliz. Uçağın kapısından çıktığımız anda havadaki nem cildimize yapışıyor (keşke güneş kremlerini unutmasaydık). Kısa süreli bir pasaport kontrolünün ardından (her şey kâğıt kalemle yapılıyor) José Martí Uluslararası Havaalanı’ndan otobüslere doluşup, Malecón Bulvarı boyunca ilerliyoruz. Solumuzda renkli, kendine has mimarileri (İspanyol sömürgesi olmanın yoğun izleri ile), yıkık dökük, eski püskü, sıra sıra Küba evleri, sağımızda ufkun ötesine biraz daha bakabilsek Miami’yi görebileceğimiz Kuzey Atlas Okyanusu. Malecón Bulvarı nedense biraz İzmir kordonu hatırlatıyor bana. Sıcakta herkes yolun solunda, saçakların altına sığınmış. El arabasını hamak gibi kullanan yol işçileri, en azılı kavgaların çıktığı yaşlıların domino tutkusu, birbirleriyle doyasıya beysbol oynayan siyah-esmer-melez-sarışın-beyaz- siyah çekik gözlü Küba çocukları (nüfusun yüzde 1’i Çinli. Dolayısıyla Çinliler ile evlenen siyah adamın çocukları da ilginç bir gen çeşitliliğini ortaya çıkarmış.)

Malecón Bulvarının bittiği yere yakın otele geliyoruz. Aslında Türkiye şartlarında kalmaya tenezzül etmeyeceğimiz otel, Küba’nın en iyi otellerinden biri. Meliá Cohiba (İspanyol otel zinciri) yaklaşık 40 katlı bir otel. Çok konforlu olduğunu iddia edemesek de Havana şartları için güzel bir otel. İstanbul’da saat 02:30 iken Havana’da 19:30. Neredeyse bir gündür yolculuktayız ve ruhumuz bedenimize ağır gelmeye başlıyor. Rehberlerimiz gece yarısından önce uyumamamızı tembihliyorlar, yoksa Jet Lag ne demek öğreneceğiz.

Akşam yemeği için çok uzaklaşmıyoruz. Otelin hemen yanında, turist olarak gidilen her ülkede neon yazılar önünde resim çektirilen Havana Club’ın (Habana Cafe) orijinaline gidiyoruz. 1960’lı yıllardan kalma bu mekânda o yıllara ait arabalar, müzik kutuları, mikrofonlar ile dolu. Tepemizden sarkan tek pervaneli uçağı gördükçe şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz. Küba gerçekten özgür insanların ülkesi mi bilmem ama özgürce müzik her yerde kulağınıza fısıldanıyor. Gerçekten sokakta bile çok kaliteli müzik yapılıyor. Zaten özünde gitar, keman, trompeti eline alan üç kişi müthiş bir müzik ziyafetine sizleri davet ediyor. Havana Club gibi kaliteli bir restoranda bu üçlüye bongo ve piyanoda eşlik ediyor. Çalınanlar genellikle Buena Vista Social Club’ın ezgileri. Ben “Chan Chan” ve “El Quarto de Tula” ya bayılıyorum. Yemek Türkiye’de nesli tükenmiş öz/gerçek organik şeyler. Tarımda makineli devrim ve kimyasal gübre kullanımı henüz Kübalılar için fazla teknolojik olduğundan, (bence) farkında olmadan organik tarım ürünleri üretiyorlar. Domates, 30 yıl önceki çocukluğumda, anneannemin bahçesinden koparıp yediğimiz domatesin tadında ve kokusunda. Tavuğun tavuk olduğunun farkına bu gece varıyorum. Yemeğin yanında “Cuba Vieja” markalı Tempranillo şarabı tercih ediyoruz. Bu üzümün anavatanı İspanya. Sömürü dönemi Küba’ya hâkim olan birçok kültür gibi üzüm de buraya gelmiş ve yetiştirilmeye başlanmış. Yoğun bir koyu kiraz tadı ile şarabın ilk yudumu hissediliyor, sonrasında erik tadı öne geçiyor. Gerçekten beğeniyorum. Tadı kısa sürede hissediliyor.
Saatler 22:00’ye yaklaşırken otele geri dönüyoruz ve rehberimizin tavsiyeleri aklımızdan çıkıyor, uyuyakalıyoruz. Uyandığımızda saat 04:30 (Türkiye saati ile 11:30). İşte Jet Lag ne demek öğreniyoruz. Odada sıkılıp oteli gezmeye karar veriyoruz. Çünkü henüz hiçbir fikrim olmayan, iri yarı siyah adamın yaşadığı bu Karayip ülkesinde bu saatte dışarı çıkmaya korkuyorum. Aslında tecrübelerim kendi ülkemden. Burayı da öyle varsayıyorum. Oteli gezerken kafilenin yarısının da benim gibi uyandığını fark ediyorum. Anlaşılan vücut saati ancak bir iki gün sonra bu ülkeye uyum sağlayacak.

Otel oldukça eski ve bakımsız. Ama her köşesi bana farklı, otantik ve eğlenceli geliyor. Türkiye’de sigara yasağı konusundaki gelişmeler, puro içmenin önüne geçmesin diye buraya uğramamış. Her yerde sigara içilebiliyor. Küba’da en ilgimi çeken konulardan biri bu tip kurumların özel bir puro içme kafesi bulunması. Otelde de içi müzik aletleriyle dolu ve bir köşesi puroların en iyi koşullarda saklanabileceği şekilde nemlendirilmiş odası ile gerçekten bildiklerimizden çok farklı bir kafe. Her duvarda Küba devrimini ve emeği anlatan yağlı boya resimler asılmış. Aslında, sanılanın aksine, Che ve Fidel tabloları değil bunlar. Sıradan Küba insanını anlatan tablolar ve hepsi de harikulade. Memlekete buradan güzel bir tablo alarak dönmeyi aklımın bir köşesine yazıyorum.

Kahvaltı saat 07:30’da başlıyor. Küba’da yemek yiyeceğiniz tüm restoranlar yüksek tavanlı. İspanyolların yemek sırasında uzun ve rahat oturmak için mimarilerine yansıttıkları ruh hali sanki. Yemek salonunun bir köşesinde (henüz bizim beyinler karga kahvaltısını yapmadı modunda) piyano, çello ve trompet ile kıvrak Küba ezgileri çalınıyor. Burada müziğin saati ve yeri yok gerçekten, muazzam. Yemekte et olan her şeye uzak duruyorum. Malum Türküm ben. Ama tüm sebzeler efsane. Hayatımda ilk defa kahvaltıda tropik meyve de yiyorum. Balın, tereyağının tadını unutmak ne mümkün. Kendi köylerimize ve nenelerimize haksızlık etmek istemem ama sanki adı aynı olan başka gıdalar yiyorum. Sanayileşme ve gelişimin olmaması burada farklı şeyleri geliştirmiş. Yemekler müthiş. Zeytin, peynir tutkunları için kötü haber; peynir sabahları çok tüketilen bir gıda değil. Tek çeşit, kalamataya benzer iri bir zeytinleri var ama Türk damak tadına çok uygun olmadığına karar veriyorum. Olsun! Yumurta efsane…


Yemekten sonra en ince kıyafetleri giyinip çevreyi keşfe çıkıyoruz. İklimin özelliği hem sıcak hem çok nemli. “La Habana Vieja” adı verilen Eski Havana otele çok yakın. Yürüyerek 15 dakikada eski şehre ulaşılabiliyor. Ama Amerikan ambargosu bu ülkeye hiç beklenmedik şekilde müthiş bir katkı yapmış. Tüm arabalar 1960’lı modellerde. Sanki bir zaman makinesine binmişiz ve 1960’lı yıllara dönmüşüz. Rüya gibi!

Renk renk, model model Amerikan arabaları. Benim gibi araba merakı olmayanlar için bile ilgi çekici. Adaptasyon denilen hadise canlılığın her alanı için geçerli. Ambargo yüzünden araçların yedek parçalarını alamayan Kübalılar, kendi yöntemleriyle 60 yıl boyunca bozulan, kırılan parçaları kendi el işçilikleriyle düzenlemişler. Bir taksi çevirip biniyoruz. Ön konsolu kırılmış, Chevrolet Bel Air için abanoz ağacından tek parça ön konsol yapıldığına şahit oluyorum. Çok yaşlılar hariç, neredeyse tüm Kübalılar başlangıç düzeyinde İngilizce biliyor. Kendi şiveleriyle “Where are you fron?” diye sorabiliyorlar. Türklerin sevildiği, hatta ülkemizin adının “Turkiya” olarak telaffuz edildiği bir yer burası. Taksimiz bizi Eski Havana’nın merkezine bırakıyor.


Caddeler, evler, yollar, arabalar… Her şey fotoğraflık, canlı bir açık hava stüdyosu gibi… Birazcık fotoğraf çekme merakınız varsa günlerce, sıkılmadan eski Havana’da kalabilirsiniz. Oturup soğuk bir şeyler içebileceğiniz kafeler var etrafta. Elbette hepsi devletin, personelin tamamı devlet çalışanı. Normal şartlarda bu kadar devlet çalışanının olduğu bir ülkede çalışanların iş kaygısı olmadığı için hizmet kalitesinin düşük olmasını beklersiniz. Ama inanın öyle değil. Çalışanlar çok güler yüzlü ve işlerini severek yapıyorlar. Gönlünüzden geçerek her şey için bahşiş ödüyorsunuz.

Küba’da ilginç bir para sistemi var. Piyasada dolaşımda iki farklı para birimi kullanılıyor; Peso ve CUC. Peso yerli halkın alışverişlerde kullandığı ve Küba’nın resmi para birimi. Örneğin bir kafede 1 Pesoya kaliteli bir kahve ya da mojito içebiliyorsunuz. Ancak turistler ülkeye geldiklerinde CUC kullanmak zorundalar. Genellikle kaldığınız otelde Dolar ya da Euro ile geldiyseniz bunu CUC’a çeviriyorsunuz. 1 CUC yaklaşık 1 USD yapıyor. Turist olarak biraz önce bahsettiğimiz kafeye gittiğinizde siz de 1 CUC’a kahve ya da mojito içebilirsiniz.

Buraya kadar aslında her şey normal görünüyor ama 1 CUC, 24 Peso değerinde. Yani siz turist olarak, bir Küba vatandaşından her şeyi 24 kat pahalıya alıyorsunuz. Peki, sizin ödediğiniz CUC’u Küba vatandaşları ne yapıyor? Devlet bankasına götürüp Pesoya çevirmek zorundalar. Çünkü hem CUC kullanmaları yasak hem de her şey 24 kat pahalı. Bu değişim işleminden devlet yüzde 94 vergi alıyor. 100 CUC’u bozduran Kübalı karşılığında 6 CUC değerinde 144 Peso alıyor. Bu iki para biriminin Küba devletine müthiş bir katkısı var. Legal ya da illegal olarak satılan her şeyi vergilendirmiş oluyorlar. Kaçak satılan purodan ya da evinde yapıp sattığı tablodan devlet hiç fiş, fatura kesmeden yüzde 94 vergi almayı başarmış.

Kübalılar Komünizm’in kendilerine sunduğu avantajlardan sonuna kadar yaralanıyorlar. Tüm bireyler sınırsız sağlık güvencesi ile tüm sağlık kurumlarından hizmet alabiliyorlar. Eğitim tamamen ücretsiz ve her birey gerçekten eşit şartlarda bu hizmetten yararlanıyorlar. Eğitimin yanı sıra ulaşım da ücretsiz. Özel araçla bir yere giderken otostop çeken bir Kübalıyı aracınıza alma zorunluluğunuz var.

Her Kübalı devletin sahip olduğu bir evde oturuyor. Tek sıkıntı evler devletin olduğu için ve Kübalıların harcama öncelikleri arasında evler bulunmadığı için binalar aşırı bakımsız ve boyasız. Oturdukları semtlerde devlete ait bakkal benzeri yapılar var. Tüm Kübalıların yiyecek ihtiyaçları oradan karşılanıyor. Kimse aç değil ama belli ölçüde her istediklerine de erişemiyorlar. Devlet dondurma, sigara, içki ihtiyaçları için bile bir fon oluşturmuş durumda.
Okul dönemini bitirmiş her birey 8 saat boyunca bir işte çalışıyor. Bunun karşılığında ortalama 7 dolar kazanıyorlar. Bu kazancı da genellikle devletten alamadığı şeyler için kullanıyorlar. Genellikle de akşamları eğlenmek için bu parayı kullanıyorlar.


Komünizm’in Kübalılara dezavantajlarına gelirsek… Ülkede yaşayan bir bireyin maddi olarak diğer bireylerden farklı olması imkânsız. Dünyadaki teknolojik imkanlardan faydalanamıyorlar. iPhone alabilme, sınırsız internet kullanabilme gibi özgürlükleri yok. Ülkede sadece devletin izin verdiği devlet kanalları televizyonda izlenebiliyor. Kübalılar turistlerin gittiği plajlara giremiyor ve otellerde konaklayamıyorlar. İstedikleri şehirde ve evde devletten izin almadan yaşayamıyorlar. Yurtdışına seyahat edemiyorlar.

Bizler için anlamsız olan dünya nimetleri Kübalılar için ulaşılmaz, Kübalılar için standart olan şeylerde bizler için ulaşılmaz. Bu kısımda Özdemir ASAF’ın bir şiiri geliyor aklıma.

“Baharda kışı,
Kışın da baharı özler insan.
Kavuşmak şart mı? Boş ver…
Bazı şeyler yokken güzel.”


Hüseyin Öztürk

kadinim.com Konuk Yazarı