Liege Günlükleri

Lıege Günlükleri


Avrupa’nın kuzeyinde kendi dili olmayan ve kültürü de buna benzer şekillenmiş Liege için tüm Avrupalıların hayranlık ile baktığı İstanbul Havalimanı’ndan, Türk Havayolları’nın Airbus A321 uçağı ile pist başı yapıyoruz.

Uçakta birbirinden çok farklı renkte ve görünümde insanlar var. Hemen yanımda oturan çift Fransızca konuşuyor. Kadının başı kapalı ve dininin koşullarına göre yaşadığı çok açık. Adam da uzun sakallı. Brüksel’de yaşadıklarını öğreniyorum. Sanırım azınlık vatandaşların güçlü yaşıyor olması beni iyi hissettiriyor. Yan koltukta oturan altmışlı yaşlardaki bir beyefendi dikkatimi çekiyor. Kırmızı bir yüz, beyaz düzgün kesilmiş sakallar, üzerinde modern kırmızı bir şişme mont, kırmızı şık ayakkabılar ve dokuma kumaştan haki renkli bir şalvar. Gerçekten çok şaşırıyorum. Konuşmaya başlayınca Liege’li bir öğretmen olduğunu öğreniyorum. Bir Türk ile evleniyor ve 7 sene Urla’da yaşıyor. Ama ilginç olan İzmir yöresine ait bir giyim tarzını değil de Güney Anadolu Bölgesi’ne ait bir giyim tarzını seçtiğini anlıyorum. Şalvarın çok rahat olduğunu ve uzun yıllardır bu pantolon tarzını seçtiğini söylüyor. Demek ki tanıtacak daha çok şeyimiz var diye düşünüyorum.

Liege’e direk uçuş bulunmuyor. O nedenle rotamız öncelikle Brüksel. Devasa bir havalimanından havalanıp bu küçük havalimanına iniyoruz. Uluslararası bir havalimanı olmasına rağmen çok sakin. Kısa süren pasaport kontrolünün ardından Java Cafe önünde bizi bekleyen arkadaşımız ile buluşuyoruz.

Belçika Hükümeti’nin desteklediği Wallonia B2B kozmetik görüşmeleri için Liege’e gidiyoruz. Sırbistan’dan gelen bir misafiri daha kısa süreli beklemenin ardından transfer aracı için otoparka hareket ediyoruz. Rehberimiz hanımefendi Türkiye’ye hayran olduğunu ve 1 ay kaldığını söylüyor. “Ozdere çok güzel bir yer, insanlar çok dost canlısı, çiğ köfte ve cacığa bayıldım” diyor. Uzunca bir süre Türkiye’de nereye gittiğini anlayamıyoruz. Sonrasında hayatımda ilk defa İstanbul, Ankara, İzmir dışında meşhur olmuş bir yeri anlıyorum. Ülkemizde bize çok sıradan gelen yerler bazı turistler için cennet sanırım.

Yol boyunca sohbetimizde İstanbul’a da gelmek istediğini ve bunun çok büyük bir hayali olduğundan bahsediyor. Her gelmek istediğinde Belçika Turizm Bakanlığı’nca İstanbul’da ciddi gösteriler olduğunu ve güvenlik sebebiyle İstanbul’a seyahat etmemesi gerektiğini söylemişler. Ülkemizin tanıtımına kesinlikle daha fazla yatırım yapmalıyız diye düşünüyorum. Çünkü yıllardır yaşadığım İstanbul’un Avrupa’daki en güvenli şehirlerden biri olduğuna eminim. Ona gönül rahatlığı ile İstanbul’a gelebileceğini ve keyifle gezebileceği yerlerden bahsediyorum.

Havaalanından 6 gibi çıkıyoruz. İş çıkış saatlerinde Brüksel İstanbul’u hiç aratmıyor. Çok yoğun bir trafik var. Otobana ulaşmamız yaklaşık 40 dakika sürüyor. 10 kilometre yolu bu kadar uzun sürede geçmek bizi biraz sıksa da Avrupa’nın en ışıklı otobanlarından birinde seyahat etmek bize çok ilginç geliyor. İlginç geliyor çünkü otoban boyu sapsarı sokak lambaları var. Aynı yolda çok sayıda da rüzgar tribünü görüyoruz. Otobanın elektrik ihtiyacı bunlardan karşılanıyor ve ışıkların sarı olmasının sebebi de en tasarruflu ışık tipinin bu olmasından kaynaklanıyormuş.



Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından Liege Havalimanı’nın hemen yanındaki otele ulaşıyoruz. İstanbul 22 derece iken burası 3 derece. Kalın giysiler yanımızda.
Eşyalarımızı odaya bırakıp hemen yemeğe katılıyoruz. Balkabağı çorbası başlangıç. Noel yaklaşırken bolca yapılıyormuş. Her siparişimizde domuz eti konusunda hassas davranıyorlar ve bir yemekte varsa öncelikle söylüyorlar. Kıymalı spagetti ile devam ediyoruz. Porsiyonlar bol kepçe olduğu için tatlıya yerimiz kalmıyor.

Otelin restoranın adı için Atlas Okyanusu’nu ilk geçen pilot olan Charles Lindbergh’in uçağının adından esinlenilmiş; “Spirit of St.Louis”. Duvarlardaki uçak ve dönem resimleri yemeği daha eğlenceli hale getiriyor.

Gece gerçekten çok soğuk. Otel ne kadar Liege şartlarına uygun da yapılsa, hırka ile uyumaktan başka çaremiz kalmıyor.

Türkiye ile aradaki iki saatlik fark bizi beş buçukta uyandırıyor. Vücut saatimiz hala Türkiye’ye göre ayarlı. Kahvaltıda geleneksel bir şeyler denemek istiyoruz. Avrupa’nın göbeğinde tarıma çok elverişli olmayan Belçika patates ve şeker pancarı dışında çok da tarım üretimi olmayan bir ülke. Ama yine de ülkede taze sebze ve meyve bulmakta zorlanmıyorsunuz ve ithalata rağmen sebze ve meyve fiyatları çok uçuk değil. Kahvaltıda yeşillik göremiyorum. Bunun yerine çeşit çeşit peynirler, yumurta ile yapılmış farklı tatlar var ve bolca sosis :)

Peynirlerin hepsinin tadı müthiş. Bence süt ürünlerinde doğal yöntemlere uyuyorlar ve bu nedenle de çok lezzetliler. Gouda’yı beğeniyorum.

Ekmeklerin hepsi el yapımı ve kullanılan buğdaylar da ekmeğe güzel bir tat katıyor. Tereyağları da lezzetli olunca iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ekmeğe biraz ilginiz varsa Liege’de kendinize dikkat edin. Çünkü bir haftada 10 kilogram almanız olası :)

Liege’de gündüzleri de soğuk. Kazak ve montları giyerek şehir merkezine ilerliyoruz. İlk durağımız Saint Barthelemy Kilisesi. 800 yıllık bu yapı klasik kiliselere göre daha farklı mimari ve renklerde. Kırmızı, beyaz, açık sarı renkleri ile dini bir yapıdan çok fotojenik bir binayı andırıyor. Kiliseyi meşhur yapan sadece dış mimarisi değil. Dönemin ünlü ressamları klişe duvarlarını süslemek için adeta yarışmışlar. Özellikle Bertholet Flemalle ve Englbert Fisen’in dini motifli tabloları resim sanatına ilgi duyanları doyuracak güzellikte. Kilisenin 500 metre arkasında Liege’in başka bir özel yapısı “Montagne de Bueren” yürüme mesafesinde. 374 basamaklı merdivenlerin tepesine çıkmayı başarabilirseniz Lİege’in en güzel manzarası ile karşılaşacaksınız.

Merdiven çıkma ve inme başarımızı güzel bir yemek ile ödüllendirmek istiyoruz. 1 km yürüme mesafesindeki “Restaurant Le Selys” e doğru ilerliyoruz. 30 kişilik grubumuz için güzel bir masa ayarlanmış. 1950’ler klasik mimarisini mekanın her köşesinde hissediyoruz.




Liege mutfağından daha çok dünya mutfağının karışımı bir restoran burası. Açılış 3 kez dondurularak çözülmüş, zeytinyağı ve kekik soslu somon. Somon, Belçika’da çok pahalı bir balık. Ama benim de en sevdiğim balıklardan biri. Tabaklar hemen boşalıyor. Yemeğin yanında içecek önerisi bira oluyor. Çünkü Hırvat ve Estonyalı masa arkadaşlarım ülkenin şarapta çok başarılı olmadığı konusunda bizi uyarıyorlar. “Duvel” birayı test ediyoruz. Meyve ve baharatlı bir tadı olmasına rağmen sert bir bira. Çok beğenmiyorum.

Ana yemeğimiz soslu ördek. Daha çok Uzakdoğu mutfağına ait bu tadı Liege’de de deniyoruz. Belçikalılar çok pişmiş et sevmiyorlar. Ördek de az pişmiş ve eti çok sert. Üzerine serpilen tatlı-ekşi sos ile bir lokma daha test ediyorum. Damak tadıma çok uygun olmadığına karar verip, kuru üzümlü ekmek ve tereyağı ile devam ediyorum :)


Liege çok yavaş, çok sakin bir şehir. Yemek sonrası iş çıkış saatine denk gelmemiz bir miktar trafikle yüzleşmemize neden oluyor. Şimdiki durak market. Liege’e özgü çikolata ve peynir almak için en doğru yerin Carrefour olduğunu söylüyorlar. Markete gittiğimizde doğru kararı verdiğimizi anlıyoruz. Belçika çikolata konusunda kendini dünya otoritelerine ispatlamış bir ülke ve her şehrinin farklı bir markası var. Liege’in en tercih edilen markası “Galler”. Bitter olarak üretilmiş; portakal, citrus limonu ile tatlandırılmış tablet çikolataların fiyatı 1,5 Euro. Gerçekten de çok ucuz. Côte d'Or daha çok Brüksel’de meşhur. O da benzer fiyatlarda ve benzer kalitede.



Yılbaşı yaklaşırken hazır gıda paketlerini çok güzel kutulara koymuşlar. Declare markası ile satışa sunulan çikolatalı bisküvileri de çok lezzetli. Tenten temalı metal kutuda içi bir hayli dolu paketi 2,5 Euro’ya alıyoruz.


Ertesi gün Brüksel’den Türkiye’ye döneceğiz. Liege gece hayatı çok yoğun değil. Ama fotoğraf çekmek için her noktası çok ideal. Tek başına bir seyahat rotası olarak Liege, sakin, yavaş akan şehirleri seven turistler için doğru bir tercih olabilir.


Hüseyin Öztürk